Bak Şu Rekabetin Ettiklerine

     2,5 yaşındaki kızım Gökçe evde bir şeyleri kırıp döktükten sonra oluşan manzara karşısında; yaptığı yaramazlığı itiraf edercesine "bak şu halimize” der.
     Elektrik, doğalgaz ve telekomünikasyon gibi rekabete açılan piyasalarımızın performanslarına bakınca ben de “bak şu rekabetin ettiklerine” demeden duramıyorum. Standart iktisat kitapları rekabetin iyi işlediği piyasalarda, fiyatın düşeceğini mal ve hizmet kalitesi ile çeşidinin artacağını söylemektedir.
     Rekabete açılan bu piyasalarda ürün çeşitliliğinin arttığını söylemek mümkündür. Cep telefonları, internet bağlantıları, elektrikte tüketicilerin üretici seçebilme imkânları bu piyasalar rekabete açıldıktan sonra gerçekleşti. Ancak, tüketicilerin bu ürünleri ucuz kullanmaları bir türlü mümkün olmadı.
     Cuma günü yazmıştım. Rekabete açılan enerji sektöründe fiyatlar, uluslararası standartlardan yüksekte seyretmekte. Rekabetçi Piyasa Ekonomisi başlıklı kitabımda da OECD ülkeleri içerisinde Türkiye’deki sabit ve cep telefonu fiyatlarının ne kadar yüksek olduğunu göstermiştim.
     Dünkü Hürriyet gazetesinde de Gila Benmayor rekabete açılan internet piyasalarında fiyatların uluslar arası standartlarda ne kadar yüksek olduğunu, nedenleriyle beraber güzel bir biçimde açıkladı. Yazıda Türkiye’deki internet fiyatlarının Avrupadan 5-6 kat daha pahalı olduğu belirtiliyor. Buna karşılık internet bağlantıları da sık sık kesiliyor. Benmayor sektör yetkililerinden aldığı bilgiye istinaden “rekabet olsun diye yasa var, BTK gibi bir kurum var ama iş uygulamaya gelince aynı yerde sayıyoruz” diyor.
     Bak şu halimize.

Enerji Kongresinden Tüketici Olarak Benim Beklentilerim

     25-26 Kasım 2010 tarihlerinde Ankara’da Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu’nun (EPDK) kuruluşunun 9. yıl dönümü etkinlikleri kapsamında Enerji Uzmanları Derneği tarafından EPDK’nın destekleri ile "2030 Yılına Doğru Enerji Politikaları & Enerji Düzenlemelerinin Geleceği" kongresi gerçekleştirilecektir.
     Kongreye politikacılar, akademisyenler, bürokratlar ve iş aleminden değerli temsilciler katılacak. Kongrede AB müzakerelerinde enerji faslının durumu, enerji politikalarında Türkiye’nin öngörülebilir vizyonu, enerji piyasalarında düzenleyici perspektif ve sektörün düzenleyici kurumdan beklentileri konuşulacak ve tartışılacak.
      Bunlar önemli konular ve konuşulmasında tartışılmasında son derece fayda bulunmaktadır. Çünkü enerji arzı ve güvenliği 21’nci yüzyılın sadece iktisadi değil, siyasi gündeminin de ağırlıklı bir konusu olacaktır.
     Bunların yanısıra benim tüketici olarak ayrıca bir talebim olacak. Uluslararası Enerji Ajansının verilerini yayımladığı 30 ülke arasında, kurşunsuz benzinin litre fiyatında Türkiye en tepede. Türkiye sanayide kullanılan elektriğin kwh fiyatında 23 ülke arasında sekizinci en yüksek fiyata sahip ve bu fiyat diğer ülkelerdeki ortalamanın üzerinde. Sanayide kullanılan doğal gazın fiyatında ise 21 ülke arasında onüçüncü sırada, diğer ülkelerdeki ortalama fiyatın biraz altında (Uluslararası karşılaştırmalı fiyatlar için aşağıdaki grafiklere bakınız. grafikleri büyütmek için üzerini tıklayınız).
      Kongre katılımcılarından benim ricam şudur: ülkemizde ne yapılmalı ki bizlerde diğer ülkelerde yaşayanlar kadar makul fiyatlardan enerji kullanabilelim? Ulaştırma masraflarımızı, ihracatçılarımızın üretim maliyetlerini düşürelim ve dolayısıyla Sanayinin rekabet gücünü artıralım? Uzmanlardan yardım bekliyoruz.




YİD Projelerinin Toplam Değerinin Tespiti: İstanbul-İzmir Otoyolu Örneği

      Gazetelerde yer aldığı biçimiyle Yap-İşlet-Devret (YİD) modeliyle yaptırılması öngörülen İstanbul-İzmir otoyolunun yapımı için proje sözleşmesi imzalandı ve temeli atıldı.  22 yıl 4 aylık işletme süresi olan proje toplam 6,5 milyar dolar (yaklaşık 11 milyar TL) bedelle/değerle Türkiye'nin en büyük YİD projesi olarak kabul edilmektedir.
      Gazetelerde yer alan bu bedel projenin aslında yatırım maliyetinin bedelidir. Proje bedelinden bahsedildiği zaman sadece yatırım maliyeti değil, işletme dönemi masraflarının da göz önünde bulundurulması gerekmektedir. YİD projelerinde işletmeciler, proje süresi içerisinde finansman masrafları dahil yatırım ve işletme dönemi harcamaları artı proje kârlarının tamamını tahsil etmeyi beklemektedir. İşletmecilerin elde ettiği bu gelirler (yatırım dahil) aynı zamanda projenin toplam bedelini/değerini temsil etmektedir (YİD projelerinin ayrıntılı değerlendirmesini "Altyapıda Kamu Özel İşbirliği Yöntemleri" isimli kitabımda bulmak mümkündür).
     Bu yazıda YİD projesi ile yaptırılan İstanbul-İzmir Otoyolunun toplam proje değerini hesaplamaya çalışacağım. Hesaplamada 23 Kasım 2010 tarihli Milliyet gazetesinde yer alan bir haberdeki haritayı (haritayı aşağıda görebilirsiniz) ve basında yer alan bilgileri kullanacağım.
     Proje dahilinde devlet işletmeci şirkete asgari trafik geçiş garantisi vermektedir. İstanbul-İzmir YİD projesi dört kesime ayrılmakta ve birinci kesimde (Körfez geçiş köprüsü ve Gebze-Orhangazi arası- 43 km) 40 bin, ikinci kesimde (Orhangazi-Bursa arası- 33 km) 35 bin, üçüncü kesimde (Bursa-Balıkesir arası- 125 km) 17 bin ve dördüncü kesimde (Balıkesir-İzmir arası- 176 km) 23 bin günlük otomobil geçişi garantisi verilmektedir. Otomobil için geçiş ücreti İzmit Körfez Geçişi Köprüsünde KDV hariç 35 dolar, otoyolda ise KDV hariç kilometre başına 0.050 dolardır.
     Bu bilgiler çerçevesinde 15,3 yıllık sürede projenin toplam gelirini (bedelini/değerini) hesaplamak için şu formülün kullanılması gerekmektedir (basitlik sağlamak amacıyla iskonto oranlarını göz önünde bulundurmuyorum) (bu yazı yazıldığı tarihte  basında yer alan bilgilere göre işletme süresi 22 yıl 4 ay idi. Yeni bilgiler eşliğinde bu süreye 7 yıllık yatırım süresinin dahil olduğu ortaya çıktı. bu durumda hesabı 15 yıl üzerinden yeniledim ve projenin toplam gelir garantisini  10,3 milyar $ olarak tespit ettim ve yazıyı da buna göre 13/7/2016 tarihinde güncelledim):

     Proje değeri= ücret * toplam kilometre * yıllık otomobil geçişi* işletme süresi

     Yıllık otomobil geçişini tam olarak bilmemekle beraber, devletin verdiği trafik geçiş garantisinden asgari otomobil geçiş sayısını ve dolayısıyla asgari proje bedelini/değerini hesaplamak mümkündür. Bu formüle göre hesaplanan asgari proje bedeli (ya da devletin üstlendiği garanti yükümlülüğü) 10,3 milyar ABD dolarıdır. Diğer bir deyişle Türkiye’nin en büyük YİD projesi olarak nitelendirilen İstanbul-İzmir otoyolunun toplam proje değeri, gazetelerde belirtilen proje (aslında yatırım) maliyetinden % 60 kat daha fazladır. .


2010-AB İlerleme Raporu: Kamu Alımları

     Bir önceki yazıda Türkiye’nin 2010 İlerleme Raporunda AB Komisyonun “Rekabet Faslı” ile ilgili tespitlerini ele almıştım. Bu yazıda ise raporda yer alan “Kamu Alımları” faslı ile ilgili tespitleri değerlendireceğim.
     “Kamu Alımları” Türkiye’nin AB’ye katılım müzakerelerinde, kısa vadede açılması beklenen ve açılış kriteri belirlenen fasıllardan birisidir.
     Bu fasılda belirlenen açılış kriterleri şunlardır:
     Kamu alımlarında politikaların geliştirilmesinde ve uygulamasında koordinasyonu sağlayacak merkezi bir birimin görevlendirilmesi;
     AB mevzuatının tam olarak üstlenilmesi, kurumsal kapasitenin geliştirilmesi ve bu alanlarda yapılacakları ayrıntılı biçimde açıklayan “Strateji Belgesinin” oluşturulması;
     4734 sayılı Kamu İhale Kanununa çeşitli düzenlemeler ile getirilen istisnaların AB düzenlemeleri paralelinde daraltılmasıdır.
     Türkiye kamu alımlarının koordinasyonu konusunda merkezi birim olarak Maliye Bakanlığını görevlendirmiştir. Strateji Belgesini ise taslak olarak hazırlamıştır.
     Raporda 4734 sayılı Kanun kapsamında yerli istekliler lehine belirlenen % 15 fiyat avantajının uygulamasının arttığı belirtilmekte ve olumsuz bir gelişme olarak sunulmaktadır. Türkiye yerli istekliler lehine olan bu fiyat avantajını tam üyeliğe kadar uygulama konusunda kararlı olduğunu Komisyona çeşitli vesilelerle ifade etmiş durumdadır.
      Bunun yanı sıra Türkiye’nin kamu alımları mevzuatının AB direktiflerinden çeşitli yönlerden farklılıklar içerdiği ileri sürülmektedir. Bu kapsamda:
     4734 sayılı Kanundaki istisnaların AB direktiflerine benzer biçimde daraltılması,
İmtiyazlar/kamu özel işbirlikleri sözleşmelerinin satın almasının (ihalesinin) 4734 sayılı Kanun kapsamında yapılması;
     Elektrik, su ve ulaştırma sektörlerindeki özel ve münhasır hak sahibi teşebbüslerin (kamu veya özel fark etmez) alımlarının saydamlık, eşitlik ve rekabet ilkeleri gözetilerek AB direktifleri paralelinde üzenlenmesi beklenmektedir.
     Sonuç olarak, Raporda koordinasyon birimi olarak görevlendirilen Maliye Bakanlığının bünyesinde oluşturulan ad hoc komitenin idari kapasitenin geliştirilmesi; hazırlanan Strateji Belgesinin kabul edilmesi ve etkili biçimde uygulanması; kamu alımları mevzuatının kapsamının sektörler ve imtiyazlar/kamu özel işbirliklerini içerecek şekilde genişletilmesi ve istisnaların AB direktiflerine paralel biçimde daraltılması gerektiği belirtilmekte ve bu nedenle de kamu alımları alanlındaki mevzuat uyumunun sınırlı kaldığı ileri sürülmektedir. Bu denli geniş mevzuat uyumunun henüz gerçekleştirilmemiş olması ise kısa vadede kamu alımları faslının açılmasının ne kadar zor olduğunu göstermektedir.

Bankacılık Sektöründe Rekabet Kısıtı Olarak Taşınma Maliyetleri

      CNBC-e televizyonunda “Sabah Notları” isimli bir program var. Bu sabah (05/10/2010) programda bankacılık sektörü ele alındı. Programın bir bölümünde moderatör bankacılık sektöründe komisyon ve ücretlerin yüksekliğine ilişkin tüketici şikâyetlerini dile getirdi.
    Program konuğu bankacılar cevaben özetle şunları söyledi:
     -Avrupa ülkeleri ile karşılaştırıldığında bizdeki komisyon ve ücretlerin çok yüksek olmadığı görülmektedir.
     Bankalar bir araya gelseler ve ücretleri düşürseler, 4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunu ihlal etmiş olacaklardır.
     -Bankalar yoğun biçimde rekabet etmektedir. Tüketiciler komisyon ve ücretleri yüksek buluyorlarsa bankasını değiştirebilirler.
     -Müşteriler bankaları ile uzun dönemli ilişki kurduklarında daha avantajlı olurlar. Hatta bankalar müşterilerini uzun dönemli portföylerinde tutabilmek için bazı promosyonlar vermektedir.
     Bu söylenenler bankacılık sektörü açısından doğru olabilir. Ancak, standart iktisat kitaplarında incelenen rekabet, etkinlik ve tüketici refahı ilişkisi açısından önemli sorunlar içermektedir. Bu nedenle de bu ifadelerin iktisaden düzeltilmesi gerekmektedir.
    Öncelikle, uluslararası göstergeler yapılırken, vatandaşların ekonomik güçleri de göz önünde bulundurulmalıdır. 2009 yılı itibariyle, satın alma paritesine göre kişi başına düşen gayri safi yurt içi hasıla (GSYİH) sıralamasında Türkiye 129 ülke içerisinde 67’inci sıradadır. GSYİH Türkiye’de 12,3 bin dolar iken, bankacıların bahsettiği Avrupa ülkelerinden Hollanda, Almanya, Belçika, Fransa ve İngiltere gibi ülkelerde ortalama 35 bin ABD doları civarındadır. Komisyon ve ücret karşılaştırmasında, Avrupa ülkeleri Türkiye’den üç kat fazla ise bir denklikten, daha fazla ise Türkiye’de göreceli olarak bir ucuzluktan bahsedebiliriz. Avrupa’daki ücretler Türkiye’dekilerin üç katından az oluğu ölçüde Türkiye pahalılaşacaktır. Bunun dışında bir karşılaştırma sadece karşılaştırmadır ve iktisaden çok anlamlı da değildir.
     4054 sayılı Rekabetin Korunması Hakkında Kanunun 4’üncü maddesine göre Rekabet Kurulu tüketiciye fayda sağlayacak teşebbüsler arasındaki anlaşmalara muafiyet sağlayabilmektedir. Bankacılar rahat olsun, komisyon ve ücretleri artırmak için aralarında anlaşma yapamazlar, ancak düşürmek için yapabilirler ve 4054 sayılı Kanunu da ihlal etmiş olmazlar.
     Bankacılık sektöründe müşteriler kolayca banka değiştirebilirler mi? Uzun süreli banka-müşteri ilişkilerinden müşteriler menfaat sağlayabilirler mi? Bu konularda yapılan bilimsel çalışmalar maalesef bankacıları doğrulamamaktadır. Doğrudur, bankacılıkta rekabetin gelişmesi için müşteri hareketliliği ve seçimi son derece önemlidir. Ancak, ticari bankacılıkta rekabet ve regülasyon konularında ilgili literatürü gözden geçiren ve üye ülke deneyimlerini inceleyen OECD çalışmasının da gösterdiği gibi bankacılık sektöründe müşteri hareketliliğinin derecesi son derece düşüktür ve müşteri-banka ilişkisinin süresi de bir hayli uzundur.
     Birincisi, bankaların hesap açma ve kapatma işlemleri uzun bürokratik işlemler gerektirmektedir. Ayrıca, çoğu zaman bankalar hesapları kapatırken ilave masraflar talep edebilmektedir. İkincisi, bankalar müşterilerine birden fazla ürün sunmaktadır. Bir bankada hesabını kapatan müşteri hesaba bağlı olarak kredi kartlarını, otomatik ödeme talimatlarını ve hesabına ödeme yapacak kişi ve kurumalardaki bilgilerini de değiştirmek zorundadır. Bunlar da işlem maliyetine neden olmaktadır. Üçüncüsü, krediye erişimde zaten zorluk çeken KOBİ’ler yeni bankalara ticari performanslarını anlatmakta güçlük çekmektedir. Bu nedenle bir banka ile bir kez kredi ilişkisi tesis ettiklerinde, başka bir banka arayışına girmemektedirler. Çünkü her yeni arayışın ekstra bir maliyeti bulunmaktadır (Kredi başvurusunda proje geliştirme, kefalet ve teminat masrafları gibi). Ancak bu durumda da yerleşik bankanın enformasyonel avantajı monopolcü güce neden olmaktadır.
     Bankacılık sisteminin doğasında var olan bu işlem maliyetleri müşterilerin taşınmasını zorlaştırmakta, müşterilerin taşınması zorlaştığı ölçüde bankaların monopolcü gücü artmaktadır. Bu nedenle bankalar yeni müşteri kazanmak ve elinde tutmak için yoğun biçimde rekabet etmektedir (bankacının dediği gibi yeni müşterilerine promosyonlar vermektedirler). Ancak, bir müddet sonra taşınması zorlaşan müşterilerine monopolcü fiyatlar uygulamaktadır. Diğer bir deyişle bankalar yeni müşteri kazanımı için (pazar için) rekabet etmekte, müşteriyle bir kez ilişki kurduktan sonra (pazar içinde) monopolcü gücünü kullanmaktadır. OECD raporu üye ülke deneyimlerinden hareketle bankaların yeni müşterilerine başlangıçta mevduat (kredi) faizlerini yüksek (düşük) uyguladıklarını, ancak süre geçtikçe mevduat (kredi) faizlerini düşürdüklerini (artırdıklarını) ileri sürmektedir.
     Bankacılık sisteminde rekabetin gerçek anlamda geliştirilmesi için kamu otoritesinin taşınma maliyetlerini düşürmesi ve saydamlığı artırması gerekmektedir. Bu kapsamda düzenleyici kurumlar finansal müşterileri finansal araçlar konusunda daha fazla eğitmeli/aydınlatmalı; banka değişikliklerinde idari işlemler ve işlem maliyetleri en aza indirmeli; cep telefonu numarası taşınması örneğinde olduğu gibi banka hesap numaralarının taşınmasına olanak sağlamalıdır. Bunlar olursa, bankacılıkta gerçek rekabetten bahsetmek de mümkün olacaktır.